Geri Dönüş    

A.Ü. Tıp Fakültesi
Prof.Dr. Recep Akdur, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı, Halk Sağlığı
 27 Aralık 2010 ile 3 Şubat 2011 Tarihleri arasında yaptığım basn açıklamalarını birer örneği ekte görülmetedir
 

-GENÇLER BAŞLAMAZSA 2068`DE SİGARA İÇEN KALMAYACAK

-Prof. Dr. Recep Akdur, sigara üreticilerinin tüm pazarlama stratejilerini gençler üzerine kurduğuna dikkat çekerek, `Yeni yetişen gençler sigaraya başlamaz ise 2068 yılında dünyada sigara içen kimse kalmayacak` dedi. ANKARA (ANKA) - 2010-12-27


-
Prof. Dr. Recep Akdur, sigara üreticilerinin tüm pazarlama stratejilerini gençler üzerine kurduğuna dikkat çekerek, `Yeni yetişen gençler sigaraya başlamaz ise 2068 yılında dünyada sigara içen kimse kalmayacak` dedi.

ANKARA(ANKA) - Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Recep Akdur, sigara üreticilerinin tüm pazarlama stratejilerini gençler üzerine kurduğuna dikkat çekerek, `Yeni yetişen gençler sigaraya başlamaz ise 2068 yılında dünyada sigara içen kimse kalmayacak` dedi.

Akdur, sigara kullanımı üzerine yaptığı araştırmaya ilişkin ANKA`ya çeşitli açıklamalarda bulundu. Bugün itibariyle yaklaşık bir milyar iki yüz elli milyon kişinin sigara kullandığını belirten Akdur, `Bunlardan her yıl 5.4 milyonu sigaraya bağlı nedenlerle ölüyor. Bu sayı yılların ilerlemesi ile daha da artıyor ve 2030 yılında sigaraya bağlı nedenlerle ölenlerin sayısı 8,3 milyona ulaşacak. Sigara içenlerin sayısı azalmadan böyle devam eder ise, 2030 yılına kadar toplam 175 milyon kişi sigaranın yol açtığı sağlık sorunları nedeniyle erken yaşta hayatını kaybedecek` diye konuştu.

-HER YIL 5,4 MİLYON KİŞİ SİGARAYA BAŞLIYOR-

Dünyada sigara içenlerin sayısının korunabilmesi için, her yıl sigaradan ölen 5,4 milyon insandan her birinin yerine yeni bir sigara içicinin konması gerektiğini ifade eden Akdur, şöyle devam etti:

`Yani her sene 5,4 milyon kişinin sigaraya başlaması gerekiyor. Tıpkı nüfusun devam etmesi için ölenlerin karşılığında doğumların olması gibi. 2030 yılına gelindiğinde bugünkü sayıya eşit sigara içenin var olabilmesi için; 175 milyon insanın sigaraya başlaması gerekiyor. Buna karşılık tüm araştırmalar sigara kullananların yüzde 90`ının gençlik ya da erken erişkinlik döneminde sigaraya başladığını ve 24 yaşından sonra sigaraya başlayanların oranının çok küçük oluğunu gösteriyor. Başka bir anlatımla ergenlik dönemini atlatan insanlar arasında sigaraya başlayanların sayısı çok az. Dolayısı ile yeni içiciler ancak ergenliğini atlatmamış olanlar arasından yani genç ve çocuklar arasında çıkabiliyor. Bu nedenle de sigara salgınının devamı yeni yetişen gençlerin sigaraya başlamasına bağlı. Eğer gençler sigaraya başlamaz ise, sigara salgını; yeni bebek doğmayan toplumlar gibi yok olup gidecek.`

-SİGARA TEKELLERİ TÜM STRATEJİLERİNİ GENÇLER ÜZERİNE KURUYOR-

Sigara üreticilerinin tüm pazarlama stratejilerini gençler üzerine kurduğunu vurgulayan Akdur, `Sigara tekelleri bu gerçeği çok iyi biliyor. Şirketler, gençlerin ve hatta çocukların sigaraya başlaması için saldırgan bir propaganda ve pazarlama çalışmalarının yanında, yasa dışı faaliyetlerde de bulunuyorlar. Bu amaçla her yıl milyarlarca dolar harcayan şirketler, çalışmalarında kısmen başarılı oluyorlar ve her yıl milyonlarca genç sigaraya başlıyor. Yaptığımız hesaplamalara göre; eğer yeni yetişen gençler sigaraya başlamaz ise 2068 yılında dünyada sigara içen kimse kalmayacak` dedi.(ANKA)  (ALP/ÖMR)

 

 

-PROF. DR. AKDUR: `YILBAŞINDA ALKOL ALIMINI ABARTMAYIN`

-Prof. Dr. Recep Akdur, yılbaşında acil polikliniklere getirilenlerin sayısının az olmadığına dikkat çekerek, vatandaşı alkol alımının abartılmaması gerektiği konusunda uyardı. ANKARA (ANKA) 2010-12-30


-
Prof. Dr. Recep Akdur, yılbaşında acil polikliniklere getirilenlerin sayısının az olmadığına dikkat çekerek, vatandaşı alkol alımının abartılmaması gerektiği konusunda uyardı.

ANKARA(ANKA) - Prof. Dr. Recep Akdur, yılbaşında acil polikliniklere getirilenlerin sayısının az olmadığına dikkat çekerek, vatandaşı alkol alımının abartılmaması gerektiği konusunda uyardı.

Tüketilen yüksek alkolun insan vücuduna oluşturduğu zararlara ilişkin ANKA`ya çeşitli açıklamalarda bulunan Akdur, yılbaşında acil polikliniklere getirilenlerin sayısının oldukça fazla olduğuna dikkat çekerek şöyle dedi:

`Yılbaşı eğlencesinde çok dikkatli olunmalı ve insanlar kendi kendini zehirlememelidir. Halk arasında sarhoşluk olarak bilinen durum aslına bir alkol zehirlenmesidir. Alkol alımında sağlık açısından önemli olan sarhoş olmamaktır. Çünkü her sarhoşluk bir zehirlenmedir ve bedende önemli hasarlara neden olmaktadır. Bazen ölümle bile sonuçlanabilir. Bu nedenle de hiç kimse yeni yıla kendini zehirleyerek girmemelidir.`

Zehirlenmenin başlangıcında aşırı gülme veya ağlama gibi duygulanım bozukluğu ve sonrasında düşünme yetisinin kaybı ve hareket bütünlüğünün bozulması gibi belirtilerin ortaya çıktığını, bu aşamadan itibaren kişilerin kendilerini kontrol etmesi ve alkol alımını durdurması gerektiğini bildiren Prof. Dr. Akdur şöyle devam etti:

`Alkol alınmaya devam edilir ve kan alkol seviyesi daha da yüksek düzeylere ulaşır ise kişinin algılaması yavaşlar, dikkatini veremez olur. Daha sonra kişide kontrolsüzlük gelişerek, kendini dizginleyemez ve kaslarına bile hakim olamaz. Zehirlenmenin daha da ilerlemesi halinde konuşma iyice bozulur, çift görme başlar, hafıza kaybolur. Kişi ayakta duramaz, çoğunlukla kusma vardır, sızma belirtileri ortaya çıkar. İleri safhada tansiyon düşer, bilinç kaybolur, idrar ve dışkı kaçırma görülebilir. Çok ender de olsa ölüm gelişebilir.`

Alkol zehirlenmesine giren, bilinci kaybolacak derecede sarhoş olan kişilerin ihmal edilmemesi gerektiğini de vurgulayan Akdur, bu durumdaki kişinin, en yakındaki bir sağlık kuruluşuna ulaştırılarak alkol zehirlenmesi müdahalesinin yapılması gerektiğini belirtti.

Alkollü araç kullanmanın tehlikelerine de değinen Akdur, şunları kaydetti:

`Önemli bir konu da alkol alındıktan sonra araba kullanılmasıdır. Aracın alkollü kullanması nedeniyle her sene binlerce insan yaşamını kaybetmekte ya da sakat kalmaktadır. Alkol alan kimseler kesinlikle araba kullanmamalıdır.`(ANKA) (ALP/ÖMR)

 

 

Dikkat! Gebeliği önlemiyor!

04 Ocak 2011 Salı,

Kadınların sık sık başvurduğu bu yöntemin gebeliği ve cinsel yolla bulaşan hastalıkları önlemediği ortaya çıktı...

 

Halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Recep Akdur, 18 yaş üstü kadınların yarısından fazlasının başvurduğu döl yolunu yıkamanın, gebeliği ya da cinsel yolla bulaşan hastalıkları önlemediğini, buna karşılık ciddi sağlık sorunlarına yol açabildiğini bildirdi.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Akdur, aile içinde nesilden nesile aktarılarak varlığını sürdüren döl yolunu yıkama alışkanlığının sağlık üzerinde olumsuz sonuçlar doğurabileceğini söyledi.

Araştırmalara göre, Türkiye'deki 18 yaş üstü kadınların yüzde 50-60'ının temizlik ya da hamilelikten korunma gibi nedenlerle çok sık aralıklarla döl yolunu yıkadığını ifade eden Akdur, bunların yanlış inanışlar olduğunu belirtti.

Birçok kadının döl yolunu yıkamanın gebeliği önlediği, cinsel yolla bulaşan hastalıklardan koruduğu inancına sahip olduğunu ifade eden Akdur, ''Döl yolunu yıkamak gebeliği ya da cinsel yolla bulaşan hastalıkları önlemez. Buna karşılık çok ciddi sağlık sorunlarına neden olabilir'' uyarısını dile getirdi.

İstemsiz gebeliklerin çoğunun bu tür etkisiz yollarla korunma sonucu meydana geldiğini kaydeden Akdur, şunlara dikkati çekti:

''Gebeliği ve bulaşıcı hastalıkları önlemek için döl yatağını yıkayan kadınlar, hem bunlardan korunamıyor hem de bu davranışlarının sakıncalarına maruz kalıyor. Hamile kalmak istemeyenler, böyle sakıncalı ve etkisiz bir yola baş vuracaklarına etkili ve sağlıklı bir yöntem kullanmalıdır. Bu amaçla aile hekimlerine baş vurmaları, onların yardımını almaları daha yerinde olur.''

Adet döneminde bu tür bir uygulamaya başvurulmasının, bu alışkanlığın en sakıncalı yanını oluşturduğunu ifade eden Akdur, ''Adet döneminde açık olan rahim ağzından döl yoluna suyla giren mikroplar, rahim içine kadar ulaşarak olumsuz sonuçlara yol açabilir'' diye konuştu.

Bu tür bir uygulamanın iltihabı hastalıkların yayılarak ağırlaşmasına da neden olabileceğini anlatan Akdur, ''Döl yolu temizliği amacı ile satılan eriyikler hekim önerisi olmadan kesinlikle kullanılmamalıdır'' şeklinde konuştu.

Uygulama hangi amaçla yapılırsa yapılsın döl yolunun kimyasal yapı ve dengesinin bozulma olasılığı bulunduğuna dikkati çeken Akdur, şunları kaydetti.

''Döl yolunun kimyasal yapısı bulaşıcı hastalıklar açısından son derece önemlidir. Böyle bir uygulamayla bu yapı ve döl yolunun kendi kendini koruma mekanizması bozulur. Buna ilaveten döl yolunun yıkanması sırasında buraya mikrop taşınabilir. Bu iki faktör birleşince döl yolunun iltihaplanması kolaylaşır, hatta bu kaçınılmaz hale gelir. Bu iltihap rahim ağzına, içine, hatta tüplere ulaşarak çok ciddi enfeksiyonlara yol açabilir. Tüm araştırmalar sık sık veya düzenli olarak döl yolunu yıkayan kadınlarda üreme organları iltihaplarının yüzde 70-80 oranında daha sık görüldüğünü gösteriyor. Bu enfeksiyonlar zamanında tedavi edilmezse hayati tehlike yaratabiliyor ve kısırlığa neden olabiliyor.''

Akdur, döl yolunu uzun yıllar ve sık sık yıkayanlarda rahim ağzı (serviks) kanseri oluşumunun da daha sık olduğunu sözlerine ekledi. (AA)


 

 

-PROF. DR. AKDUR: İLAÇ SATIŞINDA HEKİM VE ECZACILAR DEVRE DIŞI BIRAKILIYOR 2011-01-13


-Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Recep Akdur, RTÜK yasasında yapılan değişiklikle radyo ve televizyonlarda reçetesiz ilaçların reklamının yapılmasına izin verildiğini ifade ederek, bu durumun ilaçların marketlerde satılmasının ön hazırlığı olduğunu vurguladı. Akdur, ilaç pazarlamasında hekim ve eczacıların ise devre dışı bırakılmaya çalışıldığını savundu.

ANKARA(ANKA) - Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Akdur, RTÜK yasasında yapılan değişiklikle radyo ve televizyonlarda reçetesiz ilaçların reklamının yapılmasına izin verildiğini ifade ederek, bu durumun ilaçların marketlerde satılmasının ön hazırlığı olduğunu vurguladı. Akdur, ilaç pazarlamasında hekim ve eczacıların ise devre dışı bırakılmaya çalışıldığını savundu.

Akdur, ANKA`ya yaptığı açıklamada RTÜK yasasında yapılan değişikliğin ilaç piyasasına olabilecek etkilerini değerlendirdi. Akdur, `Üreticinin ürettiği ürün yani ilaç, tüketiciye hekim ve eczacı eliyle ulaştırılır. Bir ilacı önce hekim reçete edecek, sonra da eczacı verecek. İki basamaklı bir aracılık söz konusu. Başka bir anlatımla ilaç tüketiciye iki kademeli bir kontrol ile ulaştırılan ender ürünlerdendir` dedi.

İlaç üreticilerinin hekimi, serbestçe talep oluşturmalarının önündeki en büyük engel olarak gördüklerini savunan Akdur, `Hekim ilaç üreticisi ile müşterisi arasında tüketimi kısıtlayan yani baraj uygulayan kişidir. Bundan ötürü de hekimleri hiç sevmezler. Onları devre dışı bırakmak için elinden geleni yaparlar. Hekimi devre dışı bırakmanın en pratik yolu ise reçetesiz ilaç satışıdır. Reçetesiz ilaç satışının iki yolu vardır. Birinci yol eczacıların yasa ve etik sorunu olacak bir biçimde reçetesiz ilaç satmalarıdır. İkincisi ise tezgah üstü ilaç kavramı çerçevesinde, ilaçların büyük çoğunluğunu içeren bir liste yaparak, reçetesiz ilaç satışını yasal ve etik bir çerçeveye oturtmaktır. Hangi yolla olur ise olsun, reçetesiz ilaç satışı eczaneler aracılığı ile yapıldığında, eczacılar bundan fazla rahatsız olmazlar` diye konuştu.

-`MARKETLERDE İLAÇ SATILMASINN ÖN HAZIRLIĞI TAMAM`-

Eczacıları devre dışı bırakmanın en pratik yolunun ilaçların marketlerde satılmasına izin vermek olduğunu ifade eden Akdur, `Geçtiğimiz günlerde RTÜK yasası değiştirilerek radyo ve televizyonlarda reçetesiz ilaçların reklamına izin verildi. Radyo ve televizyonlarda reçetesiz ilaçların reklamına izin verilmesi eczacıları devre dışı bırakmanın, ilaçların marketlerde satılmasının ön hazırlığıdır. Nerede satılır ise satılsın, hangi ilaç olur ise olsun, ilaçları reçetesiz satılması halk sağlığı için çok sakıncalıdır. Halihazırda dünyada cirosu en yüksek sektörler sıralamasında bir trilyon dolara yakın cirosu ile enerji ve silah sektöründen sonra ilaç, üçüncü sırada geliyor. Bu sıralamada birinci sıraya tırmanmanın yolu ilaçların marketlerde satılmasından geçiyor` ifadelerini kullandı.

Hem sağlık çalışanlarının hem de halkın gözünü açması gerektiğini dile getiren Akdur, `Bu gidiş engellenemez ise, çok yakın bir gelecekte marketlerde satılacak, insanlar ilaçların adını ve sanını reklamlardan öğrenecek ve bu reklamlardaki övgülerden hareketle ilaç kullanacaktır. Bırakın reçetesizini her yıl sadece Amerika`da 200 bin insan reçeteli ilaçlardan ölüyor. Bunun halk sağlığına getireceği zararlar tekellerin umurunda değil. Dünyada cirosu en yüksek sektör olabilmek hırsı karşılığında çok can kaybedilecektir` dedi. (ANKA) (BRŞ/ÖMR)

 

 

Uyuşturucu yerine, uyku ilacı alıyorlar

24.01.2011-SABAH

BM ve Türkiye'nin ortaklaşa yaptığı "Türkiye 2010 Uyuşturucu Raporu" na göre; 12-24 yaş arası Türkiye'de bağımlılıkta risk grubu olarak nitelendiriliyor. Gençlerin yeşil reçete ile satılmayan 'sakinleştirici' ve 'uyku ilaçları'na yöneldiğini gösteren rapora göre, bali gibi uçucu maddeler kullanımda ilk sırada. 15-64 yaş arasında afyon ve türevlerinin kullanım oranı ise on binde beş.

BİR DİZİ TEDBİR

Ankara Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Recep Akdur da SABAH'a, reçetesiz ilaç tehlikesiyle ilgili önlem alınmasının gerekliliğine dikkat çekerken, ABD'yi örnek verdi: "ABD'de reçetesiz ilaçla ölüm oranı 20 bin. Bizde de aynı yöntemin kullanılmaya başladığını görüyoruz." Devlet de uyuşturucuyla mücadeleyi etkinleştirmek için bir dizi etkinlik hazırladı. TBMM, İçişleri Bakanlığı, üniversiteler seferber olacak, özetle şu tedbirler alınacak:
Madde kullanımının ve yeni başlamaların önlenmesi.
Alkol ve madde kullanımının 2013'e kadar yüzde 25 azaltılması.
Bağımlıların topluma kazandırılmaları.
Toplumsal yaşama, çocukların ve gençlerin katılmalarını sağlayacak projelerin gerçekleştirilmesi.

 

 

-PROF. DR. RECEP AKDUR: `KEÇİ GRİBİ, BİR ŞEHİR EFSANESİ`
2011-01-25
-Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Recep Akdur son günlerde medyada çıkan keçi gribi haberlerinin şehir efsanesi olduğunu belirterek, bazı odakların halkın, gribi ve grip aşısını unutmamasını istedikleri


-Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı
Prof. Dr. Recep Akdur son günlerde medyada çıkan keçi gribi haberlerinin şehir efsanesi olduğunu belirterek, bazı odakların halkın, gribi ve grip aşısını unutmamasını istediklerini iddia etti.

ANKARA(ANKA) - Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Recep Akdur son günlerde medyada çıkan keçi giribi haberlerinin şehir efsanesi olduğunu belirterek, bazı odakların halkın, gribi ve grip aşısını unutmamasını istediklerini iddia etti.

Prof. Dr. Akdur, yaptığı yazılı açıklamada, `keçi gribi`ne neden olarak gösterilen Q Humması`nın yalnızca koyun, keçi ve sığır gibi evcil hayvanlarla özellikle de bunların doğumlarına yardımcı olan veteriner ya da çiftçiler için risk oluşturacağını belirtti. Akdur, `İnsandan insana bulaşmadığı için hayvan bakımında çalışmayan çiftçiler veya kentli nüfus için hiçbir riski yoktur` diyerek şöyle devam etti:

`Q Humması, ne dünyada yeni ne de Hollanda`da. Dünyada 1930`lu yıllardan beri biliniyor. Hollanda`da görülen son vakalar ise 2007 yılından beri devam ediyor. Bir insan hastalığı değil bir hayvan hastalığıdır. Çok ender olarak evcil hayvanlardan özellikle de hayvanın doğum ya da düşük materyalinin tozları ile insanlara bulaşır, ama insandan insana bulaşması söz konusu değildir. Hayvanlardan bakteriyi alan insanların büyük çoğunluğu enfeksiyonu belirtisiz ve çok hafif geçirir. Ölüm yalnızca komplikasyonlu ve daha önce organ hastalığı olan insanlarda görülür. Senelerdir tüm dünyada görülen Q hummasını yıllık sayısı birkaç bini geçmez. Yani `keçi gribi` dünyada ender görülen hastalıklardan biridir.`

-`BAZI ODAKLAR GRİP AŞISI AKLIMIZDAN ÇIKMASIN İSTİYOR`-

Prof. Dr. Akdur, bazı odakların sahte grip salgınları yaratarak grip aşısını unutturmamaya çalıştıklarını öne sürerek, `Bazı odaklar grip aşısı hiç aklımızdan çıkmasın diye elinden geleni yapıyor. Bu amaçla her türlü yol ve yönteme başvuruyorlar. En çok bilinen yöntem sahte grip salgınları yaratmak idi. Şimdi buna bir yenisi eklendi; tüm hastalıkları grip olarak adlandırmak. Reklamın iyisi kötüsü olmaz misali, grip aşısı reklamcıları grip ile uzaktan yakından bir ilişkisi olmayan hastalıkları bile grip olarak adlandırmaya başladılar. Yeter ki grip gündemden düşmesin birileri de bu vesile ile tüm vatandaşlara grip aşısı yaptırmalarını önerebilsin. Ne yazık ki buların içinde sözüm ona ünlü hekimler de var. Bunların ünü ise grip ve grip aşısı taraftarlığından ve Bakanlığın Bilim Heyeti Üyesi olmalarından geliyor` dedi.(ANKA) (EYL/ÖMR)

 

 

-DİFTERİ MİKROBU BİR CAN ALDI
2011-02-01
. ANKARA (ANKA)- Sağlık Bakanlığı`na bağlı Ankara Etlik İhtisas Hastanesi`nde kardiomiyopati tanısı ile tedavi gören Sevgi Yılmaz adlı 33 yaşındaki bir hasta `difteri` mikrobu nedeniyle dün hayatını kaybetti. Ankara Tabip Odası`ndan yapılan açıklama


.

ANKARA(ANKA)- Sağlık Bakanlığı`na bağlı Ankara Etlik İhtisas Hastanesi`nde kardiomiyopati tanısı ile tedavi gören Sevgi Yılmaz adlı 33 yaşındaki bir hasta `difteri` mikrobu nedeniyle dün hayatını kaybetti. Ankara Tabip Odası`ndan yapılan açıklamada, Sevgi Yılmaz`ın Hıfzıssıhha Enstitüsü`nde yapılan tetkiklerinde Türkiye`de 30 -40 yıldır görülmeyen kuşpalazı( difteri) mikrobu tespit edildiği, difteri mikrobunun zehirinin (toksinlerinin) kalbini tutması nedeniyle öldüğü belirtildi.

Etlik İhtisas Hastanesi Başhekim Yardımcısı ANKA`nın söz konusu olayla ilgili sorularına, `Bununla ilgili açıklama yapamayacağını, burası Sağlık Bakanlığı`na bağlı bir hastane. Bu soruyu Sağlık Bakanlığa sorun` cevabını verdi.

Konuyla ilgili Ankara Tabip Odası`ndan yapılan açıklamada, Ankara ve genel olarak ülkede, erişkin bağışıklaması yapılmadığı göz önüne alınınca difteri hastalığının yeniden hortlaması tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceği belirtildi. Difterinin, aşıyla önlenebilen oldukça eski bir hastalık olduğu belirtilen açıklamada, şunlar kaydedildi:

`Bir hastanın difteri sebebiyle hayatını kaybetmesi difteri aşısının hastaya uygulanmadığını ya da antikorlarının yetersiz olduğunu açıkça göstermektedir. Ne yazık ki Sağlıkta Dönüşüm Programı ile birlikte tamamen tedavi edici sağlık hizmetlerine yönelinmesinin ardından, ülkemizde koruyucu sağlık hizmetlerinin eksikliği gün geçtikçe kendini acı bir şekilde göstermektedir.

Sevgi Yılmaz adlı hastanın çocukluk çağında difteri aşısı olup olmadığı belli değildir. Ancak, sonrasında eksik olsa bile tamamlayıcı aşı, erişkin tipi bağışıklama yapılmadığı ortadadır.`

ATO, ayrıca, `Ankara ve genel olarak ülkemiz, erişkin bağışıklaması yapılmadığı da göz önüne alınınca difteri hastalığının yeniden hortlaması tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir` uyarısında bulundu. Açıklamada, difteri hastalığı nedeniyle hayatını kaybeden Sevgi Yılmaz`a temas edenlerin acilen tespit edilmesi gerektiğini belirten ATO, `Sağlık Bakanlığı aşılama konusunda daha dikkatli ve özenli bir çalışma içine girmelidir.

Konu ile ilgili olarak Sağlık Bakanlığı`nı ve tüm ilgilileri acilen göreve çağırıyoruz` açıklamasında bulundu.

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Recep Akdur, söz konusu olayla ilgili ANKA`ya yaptığı açıklamada şöyle dedi:

`Durum çok vahim. Ciddiye alınması gerekir. Salgın patlaması için ortam uygun.Difteri aşı ile önlenebilen bir hastalık. Sevgi Yılmaz`ın çocukluk çağında difteri aşısı olup olmadığı belli değil. Bu hasta ya hiç aşı olmamış ya da antikor seviyesi düşmüştür. Aslında bu aşının 10 yılda bir yinelenmesi gerekir. Bağışıklık sistemini bastıran bir ilaç da alıyor olabilir. Özetle herhangi bir nedenle bağışıklık seviyesi onu korumayacak seviyelere düşmüş cildindeki bir yarada veya burun, boğaz, veya diğer iç derilerinde mikrop üremiştir. Mikroptan salgılanan zehir (toksin) Kalbini tutmuş ve hasta kaybedilmiştir.`

Prof. Dr. Akdur, difteri hastalığı nedeniyle hayatını kaybeden Sevgi Yılmaz`a temas edenlerin acilen tespit edilmesi gerektiğini, hepsinden kültür yapılarak temaslıların 7 gün izole edilmesi, mikrop üreyenlerin derhal tedavi altına gerektiğini söyledi. Prof. Dr. Akdur şöyle devam etti:

`Bu ölümler mikrobun bulaşmasından genellikle 10- 15 gün sonra gelişen bir tablodur. Dolayısı ile 15-20 günden beri hasta etrafına mikrop yaymaktadır. Bu süre içinde Hasta ile temas eden sağlık personeline difteri aşısı yapılmış ancak, diğerinin kuluçka süresi 2-5 gündür. Bu nedenle, bu bir çare değildir mikrop bulaşanları aşı ile korumak olanaklı değildir. Müdahalede geç kalınan olgularda hayati tehlike var. Ayrıca aşıya yanıt vermeyen kişilerde olabilir.`

Prof. Dr. Akdur, bundan ötürü ailesi- ziyaret gelenler - hastanede bakımını yapanlar gibi hasta ile yakın teması olan kişilerden derhal boğaz kültürü alınması gerektiğini mümkün olduğu kadar erken difteri serumu verilmesi gerektiğini ifade etti. Akdur, gebelerin çok dikkatli olması gerektiğini özellikle immün yetmezliği olan, kemoterapi alan ve ciddi organ sorunları olan sağlık personeli ile hastayla teması olan tüm insanların çok dikkatli olması gerektiğin altını çizdi.

Prof. Dr. Akdur, yaşanan bu olayın boyutları henüz belli olmadığını, Türkiye`de, erişkin aşılaması yapılmadığını, bu nedenle bu hasta ile temaslılarda difteri salgını tehlikesi yüksek olduğunu belirterek, hastalığının yeniden hortlaması tehlikesi ile karşı karşıya kalınabileceği uyarısında bulundu. (ANKA) (NA/ORH)

'Eğer ölen varsa mikrop da vardır'

MEHMET ALİ BERBER  03.02.2011 SABAH

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Recep Akdur, Sevgi Yılmaz'ın difteriden ölümü üzerine "Bu hastalık 40 yıl önce gördüğümüz bir hastalıktı. Dünyada uluslararası ihbarı mecbur olan çok önemli bir salgın hastalıktır. Bugün bu hastalıktan ölen varsa mikrop da var demektir. Acil önlem alınmalıdır" dedi. Akdur Sevgi Yılmaz ile temas etmiş kişilerin 1 hafta gözleme alınıp serum ve penisilin tedavisi görmeleri gerektiğine dikkat çeken Yılmaz mikrobun nereden geldiğinin acilen araştırılması gerektiğini de söyledi. Yılmaz "Difteri hastasının, sadece insanlarda bulunan bu mikrobu ancak başka bir kişiden almış olabileceğini" vurguladı.

-PROF. DR. AKDUR: TÜRKİYE`DE ERİŞKİN AŞILARI İHMAL EDİLİYOR  2011-02-03
-Prof. Dr. Recep Akdur, erişkinlerde difteri ve tetanoz aşılarının her 10 yılda bir tekrarlanması gerektiğini belirterek, `Bu aşıların yerli üretimi olanaklıdır bir an önce yerli üretimine geçilmelidir` dedi.


-
ANKARA(ANKA) - Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Recep Akdur, erişkinlerde difteri ve tetanoz aşılarının her 10 yılda bir tekrarlanması gerektiğini belirterek, `Bu aşıların yerli üretimi olanaklıdır bir an önce yerli üretimine geçilmelidir` dedi.

Prof. Dr. Recep Akdur, erişkinlere her on yılda bir düzenli olarak yapılması gereken difteri ve tetanoz aşılarının ihmal edildiğini bildirerek, `Her iki hastalığın erişkin aşılaması Türkiye`de kişilerin bilinç ve olanaklarına terk edilmiş durumdadır. Mutlaka rutin aşılama takvimine alınmalı ve kişiler Bakanlık tarafından düzenli bir biçiminde aşılanmalıdır` şeklinde konuştu.

Prof. Dr. Akdur, Ankara`da bir hastanın difteriden hayatını kaybetmesiyle ilgili olarak ANKA`nın konuyla ilgili sorularını yanıtlarken, `Bugün Türkiye`de Bakanlık tarafından yürütülen düzenli aşılama programında difteri boğmaca aşıları yalnızca çocuklara yapılmaktadır. Oysa her iki aşının erişkinlerde de her on yılda bir tekrarlanması gerekir. Ankara`da meydana gelen son difteri ölümü bu bilgiyi doğrulamıştır` diye konuştu.

Türkiye`de çocuklarda yürütülen aşılama programı nedeniyle 10-11 milyon doz difteri boğmaca aşısı tüketildiğini hatırlatan Prof. Dr. Akdur, şöyle devam etti:

`Bu aşıların erişkinlere her on yılda bir tekrarlanması halinde mevcut aşı tüketimine 8 milyon doz aşı ilave edilmesi gerekecektir. Bu durumda Türkiye her sene yurt dışından 20 milyon doz difteri tetanoz aşısı ithal etmek zorunda kalacaktır.`

-`AŞI ÜRETECEK HER TÜRLÜ İMKANA SAHİBİZ`-

Prof. Dr. Akdur, Türkiye`nin difteri ve tetanoz gibi aşıları üretecek her türlü imkana sahip olduklarına da dikkat çekerek şöyle dedi:

`1996 yılına kadar rutin bağışıklama programında yer alan Difteri-Boğmaca-Tetanoz ve Verem aşıları (bunlar bakteriyel aşılardır) Refik Saydam Hıfzıssıhha Merkez Başkanlığı tarafından üretilmiştir.`

-`DEVLET AŞI ÜRETMEZ` MANTIĞI-

`Devlet üretim yapmaz` gerekçesi ile bu aşıların üretiminin 1996 yılında durdurulduğunu anımsatan Prof. Dr. Akdur, `İstenmesi halinde çok küçük bir yatırım tekrar üretime başlanabilir` değerlendirmesinde bulundu.

Türkiye`nin, dünyada çiçek ve kuduz, verem, boğmaca, difteri, tetanoz, tifo, tifüs ve kolera gibi bakteriyel aşıları ilk üreten ve toplumuna da büyük başarı ile uygulayan bir ülke olduğunu ve difteriyi neredeyse tarihe gömdüğüne işaret eden Prof. Dr. Aktur, şunları kaydetti:

-`BAŞARININ DEVAMI YERLİ AŞI ÜRETİMİNE BAĞLI`-

`Bu başarının devamı ulusal bağışıklama programı için güvenilir ve yeterli miktarda yerli aşı üretilmesine bağlıdır. Mevcut iktidarların siyasi tercihi nedeniyle Türkiye 1996 yılında yerli aşı üretimine son vermiş olup, Türkiye bu imkandan yoksun bırakılmaktadır.

Bugün Türkiye bir yıllık aşı ihtiyacını karşılamak için yabancı firmalara ödediği paranın üçte biri ile yerli aşı üretebilecek olanaklara sahiptir. Türkiye`nin aşı üretmemesinin tek nedeni `devlet üretim yapmaz` zihniyetidir. Bu zihniyet terk edilmeli ve Türkiye kendi aşısını kendi üreterek `risk` guruplarının tamamını rutin aşılama takvimine almalıdır.`(ANKA) (HF/ÖMR)