Geri Dönüş    

A.Ü. Tıp Fakültesi
Prof.Dr. Recep Akdur, Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Ana Bilim Dalı, Halk Sağlığı
"Hasta Hakları" konusunda Engin Kahraman tarafından  benimle yapılan röportajın  metni Sağlık Dergisi'in Temmuz 2012 Sayınında yayımlandı  ve digital ortamda ilgi gördü. Aşağıda tam metni görülmektedir.
   

SAĞLIK DERGİSİ Temmuz 2012

Röportaj. Engin KAHRAMAN

 

 

Prof. Dr. Recep Akdur:

 

Türkiye’de Hasta Hakları Konusuna Hipokrat Döneminin Yani 2 Bin 500 Yıl Öncesinin Anlayışı Egemen.

 

“ OYSA Kİ HEKİM-HASTA İLİŞKİSİNDE HİPOKRAT DÖNEMİNİ YAŞAMIYORUZ”

.

Türkiye’de hasta hakları konusunun çok yanlış algılandığını ve uygulandığını söyleyen Prof. Dr.Recep Akdur Sağlık Dergisi’ne konuyla ilgili önemli açıklamalarda bulundu. Tarihte hasta haklarından ilk söz edenlerin yine hekimler ve bunların en ünlüsünün de 2 Bin 500 yıl önce yaşamış olan Hipokrat olduğunu belirten Prof. Akdur, o dönemde hekim-hasta ilişkisinin iki aktörlü yalın bir ilişki ve bu ilişkide hekimin mutlak egemen, bu egemenliği sağlayan şeyin ise bilgi asimetrisi olduğunu söyledi. Hekim-hasta ilişkisinin bu niteliğini 18. Yüzyıla kadar sürdürdüğünü, o tarihten itibaren yaşanan süreç ile hekim–hasta ilişkisinin hem biçim hem de nitelik değiştirdiğini belirtti. Günümüzde hekim-hasta ilişkisine; hizmet sunulan kurumun, kamunun ve sanayinin de etkin bir şekilde dahil olduğunu, dolayısı ile de bu ilişkinin iki aktörlü olmaktan çıkarak beş aktörlü/taraflı bir ilişki haline geldiğini söyledi.

 Türkiye’de hasta hakları konusunun yanlış algılandığını belirten Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Recep Akdur, konuyla ilgili Sağlık Dergisi’ne önemli açıklamalarda bulundu.  Hekimliğin bir meslek haline gelişinden 18. Yüzyıla dek hekim-hasta ilişkisinin hekim merkezli ve iki aktörlü bir ilişki olduğunu belirten Prof. Akdur, günümüzde ise bu ilişkinin ikili ve hekim merkezli bir ilişki olmaktan çıkıp beş aktörü/tarafı olan bir ilişkiye dönüştüğünü söyledi.  Bu aktörleri; hasta, hekim, hizmet verilen kurum, kamu ve sanayi olarak sıralayan Prof. Akdur, bu aktörlerin hepsinin de hak ve görevlerinin olduğunu söyledi. Bu nedenle de günümüzde hasta haklarının Hipokrat zamanındaki gibi yalnızca hekimin görevlerinden, hekim haklarının ise yalnızca hastanın görevlerinden ibaret olmadığını belirtti.

18.Yüzyıldan önce hekime egemenlik sağlayan bilginin, günümüzde hekim merkezli olmaktan çıkıp tamamen sanayi merkezli hale geldiğini belirten Prof. Akdur,  dolayısı ile günümüzde mutlak egemenin sanayi olduğunu, günlük hekim-hasta ilişkilerinde ise egemenliğin hekimden çıkarak kamuya geçtiğini ve kamunun desteğiyle hastanın egemen konumda olduğu bir ilişki haline dönüştüğünü ifade etti.  Buna karşılık Türkiye’de hala hekim-hasta ilişkisinden Hipokrat zamanındaymışız gibi bahsedildiğinin altını çizen Prof. Akdur, “ olayda diğer aktörler görmezden gelinerek,  yalnızca hekim–hasta ilişkisine indirgenmekle kalınmıyor, daha da kötüsü bu iki taraftan sadece birinin yani hastanın haklarından söz ediliyor. Hastanın görevlerinden yani hekimin haklarından hiç söz edilmiyor” dedi.

Genel hukuk kuramında hakların egemen olan tarafın görevlerinden yola çıkarak belirlendiğini, bu nedenle de Hipokrat yaklaşımının yani yalnızca hekimin görevlerinden söz eden anlayışın 2500 yıl önce doğru olduğunu, oysaki günümüzde hekim hasta ilişkisinde egemenliğin hekimlerden çıkarak kamuya geçtiğini, hatta kamunun desteğiyle hasta egemenliğine dönüştüğünü söyledi. Hekimliğin artık bireysel icra edilen bir meslek olmaktan çıkıp, kamu ya da  özel kurum hizmetlisine dönüştüğünü vurgulayan Prof. Akdur, 18. Yüzyıla dek hekime egemenlik sağlayan bilgi asimetrisi, bugün hem sanayi hem de kamu ile hekimin aleyhine derin bir asimetri haline dönmüştür.   Dolayısı ile egemenlik sanayiye ve kamuya geçmiştir. Aynı şekilde bütün bu güçlerin desteğini arkasına almış olan hasta,  hekim ile olan ilişkisinde egemen taraf  haline gelmiştir.

Engin Kahraman: Son yıllarda hasta hakları en çok duyduğumuz ve çok konuşulan bir konu. İlk olarak ne zaman gündeme geldi?  Tarihsel sürecinden biraz bahsedebilir misiniz?

Prof. Dr. Recep Akdur: Hasta hakları konusu hekimliğin özgün bir meslek haline gelişinden çok daha sonra ve yine hekimler tarafından gündeme getirilmiş olan bir konudur. Hekimlik bir meslek olarak icra edilmeye başladığında, sağlık hizmetleri hekim merkezli ve iki aktörlü bir ilişki halindeydi.  Bu dönemde hekim, tıp alanındaki bütün bilgi ve becerilere sahip kişi konumunda. Hasta ya da gruplar, topluluklar tıp konusunda hiçbir bilgiye sahip değil. Dolayısıyla hekimle hasta ilişkisinde hekimlerin lehine çok derin bir bilgi asimetri söz konusu. Bu ilişkide her şeyi bilen her şeye karar veren hekim. Karşısında da hasta var. Sosyal yaşamda ise köleci bir toplum söz konusu. Köleci ya da bireye egemen anlayış yaşamın hemen her yerini bu arada da hekim hasta ilişkisini de etkiliyor. Bu nedenle de hekimler her türlü bilgi ve becerilerini hem çok cesurca hem de egemen bir şekilde kullanabiliyordu.  Hasta ne düşünür, isteği nedir, gibi bir süzgeçten geçirmiyordu. Özetle, hekimlik mesleğinin başlangıç yıllarında, hekim hasta ilişkisi hekim merkezli ve onun mutlak egemenliğine dayanan ikili bir ilişki idi.

Tarihte kölelerin, ezilenlerin haklarından ilk defa söz eden kültür Mezopotamya kültürüdür. Günümüzden 3800 yıl önce yazılan ve dünyanın ilk yazılı kanunları diye bilinen Hammurabi kanunları bu kültürde oluşmuştur. Bu nedenle de Hammurabi kanunlarında, hayatın her alanında ezileni, egemenlik altında olanı korumaya yönelik düzenlemeler vardır. Benzer bir şekilde hekimle hasta ilişkisine dair de bir takım düzenlemeler bulunmaktadır. Böylece sosyal yaşamda hekim hasta ilişkilerini düzenleyen yazılı kurallar yani yasalar görülmeye başlamıştır. Hekim hasta ilişkisindeki temel kuralların kanunlar ile düzenlenir hale gelmesinden sonra bunları biraz daha ayrıntılandırma gereksinimi, bugünkü anlamda olmasa bile etik tartışmaları gündeme getirmiş ve hasta hakları daha ayrıntılı tartışılır olmuştur. Bu süreç  hasta haklarında gelişmelere neden olmuş ve Hammurabi kanunlarından  1300 yıl sonra, yani günümüzden 2500 yıl önce Hipokrat’la büyük bir sıçrama yaptırmıştır. Böylece, günümüzde Hipokrat yemini diye bilinen hasta hakları ya da hekim görevleri manzumesi ortaya çıkmıştır. Hasta haklarının ilk defa Hipokrat tarafından düzenlendiği düşüncesinin kaynağı da bu süreçtir.  

Hipokrat yemini, hastaya zarar vermeme,  hastanın sırrını saklama, hekimin bilgi ve becerisini kötüye kullanmama ve hekimler arasında dayanışma sağlama gibi etik ilkeleri ön plana çıkaran bir metindir. Buradan da anlaşılacağı gibi; egemen olan hekimin egemenliği altında olan hastaya zarar vermemesini, onun sırrını saklamasını ve sahip olduğu bilgileri kötüye kullanmamasını ön plana çıkaran bir anlayışa sahip. Neyi düzenlemiş; hekimin mutlak egemen olduğu bir ilişkide, egemenlik altında olanın haklarını düzenlemiş, hekimin çok cesurane ve bazen de hak hukuk gözetmeksizin yaptığı uygulamalara da bir manada sınır koymuş. Ama bunu kim yapmış? Yine hekimler yapmış. Günümüze dek hasta haklarını, etik değerleri geliştiren kişiler hep hekimler olmuştur.

Engin Kahraman: Hipokrat döneminden sonra hasta hekim ilişkisinde ne gibi değişimler oldu? Bu ilişkide hekimler egemen taraf olmaktan ne zaman çıktı? Hekim haklarından söz edildiğini hiç duymuyoruz. Hak meselesi özellikle hasta cephesine ait bir kavram olarak görülüyor veya gösteriliyor. Bu hak denilen kavramın aktörleri kimler?

“HAK DENİLEN ŞEY ASLINDA EGEMEN OLANIN GÖREVLERİDİR”

Günümüzde hekim hasta ilişkilerindeki kurallar Hipokrat dönemindeki etik değerler çerçevesinin çok ötesine geçti. Bırakın yalnızca hekim hasta ilişkisini sağlık hizmetlerinin hemen bütün ayrıntıları hukuken düzenlenmiş ve belirlenmiş bir hale geldi. Hak kavramı da geçmişteki etik tartışmalar alanının konusu olmanın çok ötesine geçerek hukuki bir yapıya büründü.

Genel hukuk kuramına göre hak denilen şey aslında ilişkide bulunan tarafların özellikle de   egemen olan tarafın görevleridir.  Bu kuramdan yola çıkıldığında, eski ve ikili ilişki biçimine göre, hastanın hakları hekimin görevleridir. Hekimin hakları ise hastanın görevleridir.  İkili bir ilişki açısından hak ve görevler yapışık ikiz kardeş gibidir.  Oysa ki günümüzde hekimlik artık tek başına icra edilen, bütün bilgi ve beceresi kendinde saklı, bir başkasına öğretilmeyen, bir başkası tarafından elde edilemeyen ancak hekimin kendi istediği çocuklarına, çıraklarına öğrettiği bir meslek olmaktan çıktı. Öte yandan diğer sağlık meslekleri de devreye girdi. Buna paralel olarak da artık sağlık hizmetleri iki aktörlü bir ilişki olmaktan, hekim merkezli bir ilişki olmaktan çıktı. Beş aktörü/tarafı olan bir ilişki haline dönüştü. Bu aktörler kimlerden oluşuyor; hasta, hekim/sağlık çalışanı, kurum, kamu ve sanayiden oluşuyor. Biraz önceki söylediğimiz hukuk kuramı ile de bu bilgiyi yan yana koyduğumuz zaman,   günümüzde artık hastanın hakları hekimin görevlerinden,  hekimin hakları ise hastanın görevlerinden ibaret değildir.  Sağlık hizmetlerinde beş aktör varsa, bu beş aktörün görev ve haklarından oluşan beş yapışık ikiz kardeşten oluşan on kardeş söz konusu. O zaman günümüzde hasta hakkı nedir? Hekimin / sağlık çalışanlarının hastaya karşı olan görevleridir, kurumun hastaya karşı görevleridir, kamunun hastaya karşı görevleridir, sanayinin hastaya karşı görevleridir. Hasta hakları bu aktörlerin tümünün görevlerinin toplamından ibarettir.

Yine genel hukuk kuramına göre hak ve görevler bir terazinin iki kefesi gibidir. Hastanın hakkı kadar karşı kefede hekimin görevi yoksa ya da tam tersine hekimin hakkı kadar karşı kefede hastanın görevi yoksa, terazinin dengesi bozulur. Biraz önce söylediğimiz yere geri dönersek beş ikiz kardeş dedik; hekimin hakkı ve görevleri var, hastanın hakkı ve görevleri var, kurumun, kamunun ve sanayinin hakkı ve görevleri var. Hasta hakkından söz etmek gerektiğinde o zaman ne yapmamız gerekiyor bu beş yapışık ikizin hepsinden beraber söz etmemiz gerekiyor. Ancak o zaman terazi tartabilir. Oysa Türkiye’de her şeyden önce bu beş ikiz kardeşten dördü görmezden geliniyor ve yalnızca bir ikizden söz ediliyor. Hekim hasta  ilişkisi dolayısı ile de hasta hakları hala sanki Hipokrat zamanındaymışız gibi konuşuluyor. Olay hekim hasta ilişkisine indirgemekle kalmıyoruz, daha da kötüsü sadece hastanın haklarından söz ediliyor. Görevlerinden söz edilmiyor. Hekimin haklarından hiç söz edilmiyor.

“TARİH BÖYUNCA ŞİDDETİ EGEMENLER UYGULAMIŞTIR. KİM ŞİDDET UYGULUYOR İSE EGEMEN DE ODUR”

Artık hekimlik bireysel icra edilen bir meslek değil. Hekimlik kamu hizmetlisine, işveren hizmetlisine dönmüş vaziyette. Egemenlik hekimden çıkıp kamu ya da işveren egemenliğine dönüştü ve bunların desteğiyle hasta egemenliğine dönüşüyor. Bütün bu güçleri arkasına almış olan vatandaşla, hastayla hekim arasında geçmişin tam tersine dönmüş bir egemenlik ilişkisi oluşuyor. Şiddet egemenlerden gelir, hasta ve yakınlarının hekime şiddet uygulaması, egemenliğin el değiştirdiğinin en basit göstergesi.

Başka bir gelişme ise bilginin hekim merkezli olmaktan çıkıp tamamen sanayi merkezli hale gelmesidir. Hipokrat zamanında ya da 18. Yüzyıldan evvel bilgi hekim merkezliydi. Sağlık hizmetleri hekimin ürettiği bilgiyle, araçlarla, sahip olduğu becerilerle, aletlerle yürütülüyordu. Günümüzde ise, sanayinin ürettiği bilgi, araçlar, gereçler, ilaçlarla yürütülür hale geldi. Sanayi bilginin sadece ve kendi istediği kadarını, yeterli gördüğü kadarını hekime veriyor. En önemli bilgi asimetrisi sanayi ile hekim arasında oluştu. İster bu tıbbi araç gereç olsun ister ilaç olsun; hekime sadece bilginin belli miktarı ve hatta biraz daha kuşkulu ya da bilimsel ifade edersek sadece hekimi yönlendiren olumlu yönleri veriliyor. Sanayi ile hekim arasında derin bir asimetri var. Sanayi tarafından bir tıbbı araç veya bir ilaç üretiliyor. Hekimlere yalnızca bu araç ve ilacın şu şu hastalıklara iyi gelir, şu hastalıkta şöyle kullanılır bilgisi veriliyor, bu kadar. Yani hekim bilgisi prospektüs bilgisi ile sınırlı. Prospektüs bilgisi ise vatandaşta da var.

Engin Kahraman: O zaman şuan, hekim kendine biçilen görevleri yerine getiren, kendine çizilen yolda yürüyen, kendine verilen ilaçlarla aletlerle çalışmak zorunda kalan, karar verme aşamalarından dışlanmış bir aktöre mi dönüştü. Böyle olunca biraz önce belirttiğiniz gibi eğer vatandaş tarafından bir tepki konacaksa hekim en son sırada gelmeli. Halbuki şuan şiddetin ilk muhatabı hekim. Hasta hakları Türkiye’de tamamen yanlış algılanıyor diyebilir miyiz?

 

HALA HASTA HEKİM İLİŞKİSİNİ HİPOKRAT ZAMANINDAKİ GİBİ KONUŞUYORUZ”

Şu anda sağlık hizmetlerinde, merkezinde hekimin bulunduğu 3’lü ve derin bir bilgi asimetrisi söz konusu. Hekim sanayi tarafından ona verildiği kadarı ile rol üstleniyor. Hekim hizmetlisi olduğu kurum tarafından ona verildiği kadarı ile rol üstleniyor. Hekim kamu tarafından ya da devlet tarafından ondan istendiği kadar rol ve görevi üstlenmek zorunda.

“TÜRKİYE’DE HASTA HAKLARI ÇOK YANLIŞ ALGILANIYOR”

Tüm bu bilgileri alt alta ya da yan yana koyduğumuzda gerçekten Türkiye’de hasta hakları çok yanlış algılanan ve yanlış uygulanan bir konu. Hasta hakları birimleri var,  bunlar yalnızca hastaların şikayetleri üzerine sorgulama yapan birimler. SABİM şikayet hattı var, üzerinde konuşmaya bile gerek yok. Doğrudan doğruya hekimi şikayet hattı. Meslek sigortası malpraktis, doğrudan doğruya şikayet üzerine yargılamaya dayalı bir sistem. Bakın bu bütün içinde yine benzetmek yerinde olursa on kardeşten sadece bir tanesini,  yapışık bir ikizden sadece ikizin birini gündeme alan, söz konusu eden, takip etmeye çalışan bir hasta hakkı anlayışı. Tabi o biraz önce çizdiğim asimetriyi de bunun üzerine eklediğiniz zaman; hekime denmiş ki şu aleti şöyle uygularsan faydalı, şu ilacı şu kadar uygularsan faydalı. Buna karşılık şu ilacı şöyle uygularsan şu kadar zarar verir konusunu bilip bilmediği bile tartışmalı. Hekime sen günde 180 hastaya bak, sakın ha şunu deme, sakın ha şu itirazı yapma deniliyor. Gerekçeleri dile getirme deniliyor. Hasta ise benim istediğim her şeyi yapacaksın diyor. Böyle bir hasta hakları anlayışı mevcut.

Hiç kimsenin şöyle düşünmeye hakkı da yok doğruda değil; işte zamanında, efendim 18. Yüzyıla gelince kadar hekimler lehine bir asimetri varmış, şimdide onlar aleyhine  bir asimetri oluşsun  biraz da şimdi onlar çeksin. Haksızlığın her türlüsü kötüdür. Eşitsizliğin her türlüsü kötüdür ve eşitsizlikler eşitsizlikleri doğurur. Böyle bir düşünce gerçek hakkın, gerçek eşitliğin gerçek iyi ortamının hasta hekim ilişkisinin doğmasını erteler. Ne yazık ki şu andaki uygulamalar bu yöne kaymış vaziyette. Tabi bunun sonucu çok olumsuz hadiseler doğurabilmekte, bunun başında hekime şiddet geliyor. Hastaların itilmesine kakılması, kurumların sorumluluğunu yerine getirmemesi, kamunun hiç sorumluluk duymaması, sanayinin bütün bunların dışında kalması gibi olumsuz bir yapı ortaya çıkarıyor. 

Engin Kahraman: Bu yanlış algı değişebilir mi? Hasta, hekim, kurum, kamu ve sanayi arasında gelişen hak ilişkisi nasıl aynı kefede değerlendirilebilir? Bu konuda neler yapılması gerekiyor?

“HASTA HAKLARININ KARŞISINA HEKİM, KURUM, KAMU VE SANAYİNİN GÖREVLERİNİ DE KOYMAZSANIZ HASTA HAKKI İHMAL EDİLİR”

Hasta hakları birimlerinin yol gösterici, taraflar arasında olumlu ortam yaratıcı, eğitici bir yapıda olması gerekir. Hastanın herhangi bir hakkını ele aldığı zaman ya da oradan yola çıktığı zaman derhal hekimin görevi ile beraber kurumun görevini, kurumun görevi ile beraber kamunun görevini, kamu görevi ile beraber sanayinin görevini de göz önüne alabilmeli, hasta hakları bütün bunların bir toplamı. Hasta haklarının karşısına dört aktörün/tarafın görevini koymazsan hasta hakkı ihmal edilir. Aynı şekilde hastanın görevlerinin karşısına da dört aktörü/tarafı koymak gerekiyor. Hastanın hekime karşı görevi var, hastanın kuruma karşı, kamuya karşı, sanayiye karşı görevi var. Hasta hakları birimi öğretici olmalı, eğitici olmalı, yol gösterici olmalı, çözümleyici olmalı. Daha başında koyduk dedik ki Türkiye’de hasta hakları adına birimler kurulmuş, şikayet hatları kurulmuş, sigortalar tamamen hasta şikayeti üzerine yapılandırılmış.  Daha da kötüsü üzücü olanı bu birimler müşteri memnuniyeti merkezli çalışan, müşteri memnuniyeti üzerine sorgulama yapan birimler ve kurumlar olarak çalışıyor. Bu durum hasta haklarının uzun yıllar anlaşılamamasına da ortam hazırlar.

“BU DEĞİŞİMİN KOORDİNATÖRÜ DEVLET OLMAK ZORUNDA”

Kuşkusuz bu anlayış değişecek ve değişmek zorunda. Ama bu anlayışı tek başına hekim ya da  hasta değiştiremez. Bu değişimin koordinatörü kamu olmak zorunda, devlet olmak zorunda. Önce devlet kendi hak ve görevlerini iyi özümseyecek. Hakları için de görevleri için de bahane üretmeyecek. Bir hakem rolü oynadığını tüm taraflar benimseyecekler ve tarafsız olduğuna inanacaklar. Böyle bir ortamda hasta hakları tamamen yeniden ve söylediğim boyutları ile tanımlanması ve bu bağlamda oluşan olumsuz  ortamın rehabilite edilmesi gerekir. Eğer bu yeniden tanımlama ve rehabilite edilme olmaz se, ben gelecek günlerin hasta hakları açısından da, hekim hakları açısından da, sanayi ilişkileri açısından da hoş şeyler getirmeyeceği endişesini taşıyorum. Günlük basından görüyoruz. Bugün her türlü tıp dışı, bilim dışı uygulama tıp uygulamalarını önüne çıktı. Enteresandır ki bunlar bile hasta hakları adına ya da serbest girişim adına, hakmış gibi savunulur hale geldi. Bugün hastaya zarar verdiğini bildiğiniz uygulamalar her yerde ticari meta olarak kullanılmaya başladı. İsim vermek istemiyorum ama bazı uygulamaların kahramanları çıktı. Bunlar da hasta hakları lafının arkasına saklanıyorlar. Bunlar serbest girişim haklarının arkasına, mesleki sır laflarının arkasına saklanıyorlar.

“ HEKİM SIR SAKLAYACAĞI YERDE,  HEKİMİN KENDİSİ SIRLARLA KARŞI KARŞIYA”

Hekimlikte artık saklanacak sır diye bir şey kalmadı. Her şey kayıtlara geçiyor. Poliklinik odaları kameralarla gözlenmek izlenmek isteniyor. Günümüzde hekim sır saklayamıyor. Daha da kötüsü hekimlerin kendisi ulaşamadığı sırlarla karşı karşıya. Kendisinden saklanan sanayi sırrından, kendisinden saklanan devlet sırrından, kendisinden saklanan hasta sırrından habersiz.  Bu sırlara nasıl ulaşabilirim de gerçek bir hekimlik yapabilirim çabası içinde hekim. Ne yazık ki tüm uygulamalarını tarafların kendisiyle paylaşıldığı kadarıyla yapmak zorunda. Kendisinden bekleneni yapamadığı zaman hasta tarafından kamu tarafından baskı görüyor; bana bu ilacı yazacaksın deniyor. Geliyor bu ameliyatı bana yapacaksın deniyor. Geliyor şu hizmeti bana vereceksin deniyor. Şimdi böylesine bir ortamda böylesine hekimin aleyhine bir bilgi asimetri içinde, hala Hipokrat’ın hasta haklarından söz etmek gerçekten ortamı kötüye götürmekten, hasta anlamında da hekim anlamında da kötülük yapmaktan başka bir sonuç doğurmaz.

“ ÖNEMLİ HAKLARDAN BİRİ OLAN SIR SAKLAMA HAKKI İHLAL EDİLMEK İSTENİYOR”

Bakın hekime şiddet salgınımız var. Çare olarak ne önerildi biliyor musunuz; hekim hasta görüşmelerinin dinlenmesi. Hekim odalarına ses kayıt cihazı ve kamera konması bir tedbir olarak gündeme geldi. Hipokrat’tan beri kesinleşmiş olan sır saklama ilkesinin,  başka bir söylemle en önemli hasta hakkının ihlali söz konusu. Bu tür yaklaşımlar, hasta hakkını geliştireceğine tam tersi sonuçlar doğurur.  O nedenle biran evvel bu hasta hakları konusunu gerçek rayına oturtmak gerekir. Beşli aktörün görev ve haklarını ikiz şeklinde bütün ayrıntıları ile tüm taraflara özümsetip, kılavuzluk edecek, tarafsızlığına güvenilir bir toplumsal otoriteye, yani devlete ihtiyaç var.

 

Röportaj: Engin KAHRAMAN

SAĞLIK DERGİSİ Temmuz 2012